Yanıt

Bu yazıda bir süredir duymaktan yorulduğum ancak önemsemediğim ve son olarak 09 Ekim 2010 günü yeniden itham edildiğim yayınlarımdaki -sözde- etik ihlallerine değinmek istiyorum. Yazı boyunca sevdiğim, saygı duyduğum konu ile uzaktan yakından alakası olmayan bazı dost ve meslektaşlarımın adlarını kodlarla anacağım. Onları bu gereksiz tartışmaların içerisine dahil etmek istemiyorum. Arama motorlarında da bu yazı nedeniyle isimleri geçmesin. Camiadan olanlar yazı içerisinde zaten kimin kim olduğunu, kimle kimin kastedildiğini anlayacaklardır. Merak eden olursa bana e-posta ile ulaşabilir.

2003 yılının sonlarına doğru İspanyol meslektaşım A henüz doktorasını yapıyordu. Benden doktora çalışmasında kullanmak üzere Türkiye’den Dysderid örümcek örnekleri istemişti. İşte Dysderid örümceklere ilgi duymaya başladığım zamanlar o günlere denk gelir. Zaman içerisinde örümcek sistematiği üzerine tecrübe kazanmamla Dysderid örümceklerle daha bir ilgilenmeye başladım. Öncelikle çok güzellerdi, Akdeniz’liydiler. Görece ilkel örümcekler olmalarına rağmen teşhisleri son derece zordu. Bilinen bir kaidedir ki, sistematik karakterler azalıp basitleştikçe uzmanın hata yapma oranı artar. Teşhislerinin zorluğu buradan kaynaklanıyordu.

İşte bu gruba ait ilk yeni türümüzün varlığına benim için son derece sancılı bir gece yarısı karar vermiştim. Taş düşürüyor, kıvranıyordum. Ersen’in Adıyaman’dan topladığı örneklerin içinde ilginç bir Harpactea örneği vardı. Fotoğraflarını çekmiştim. Ona en yakın türlerin palp çizimleri masamın üzerindeydi. Koltukta sancıdan böğürürken Figen’i çağırdım. “Aşkım. Bu palp, bunlardan hangisine benziyor?” Figen dikkatlice baktıktan sonra “Hiçbirisine” demişti. Sonrasında danıştığım otoriteler de türün yeni olduğunu teyid etmişlerdi. Artık bu yeni türü bilim dünyasına tanıtmalıydık.

Türe ait makaleyi 25 Şubat 2009 tarihinde “A new spider species, Harpactea christodeltshevi n. sp., from Turkey (Araneae; Dysderidae)” başlığıyla Zootaxa adlı dergiye “Correspondance” olarak sundum.

Resmi tıklayınız

Derginin branş editörü aynı gün bana e-posta ile geri döndü.

Resmi tıklayınız

6 Mart 2009 günü ise Zootaxa’nın branş editörü, makalemizin derginin yayın politikasına uygun olmadığı için reddedildiğini bildirdi.

Resmi tıklayınız

Bunun üzerine zaman kaybetmemek adına aynı gün makaleyi istenilen yazım kurallarına uyarlayarak “Zoology in the Middle East” adlı dergiye gönderdim.

Resmi tıklayınız

Derginin editörü 8 Mart 2009 günü bana makaleyi aldığını ve işleme koyduğuna dair bilgi içeren bir e-posta gönderdi. Aynı ayın 21’inde ise ilk değerlendirme sonrası düzeltmeleri istedi ve benden hakem talebinde bulundu.

Resmi tıklayınız

Bilimsel yazışma kaidelerini bilen her insan yukarıdaki yazıyı okuyunca kabaca bir hitap tarzı olduğunu anlayacaktır. Bir editör makale yazarından, makalesini değerlendirmesi için hakem talebinde bulunabilir. Bu son derece normaldir. Ancak bir editör yazara asla “confirm your identification?” diyemez. Bunu dile getirmek editörün görevi değildir. Bu değerlendirmeyi hakemler yapar. Kırılmama rağmen sesimi çıkartmadım ve editörün taleplerini içeren e-postayı ertesi gün kendisine yolladım. Adam pimpirikliydi anlaşılan; bu nedenle şüpheye mahal vermemek adına türü adına itfaf ettiğimiz değerli hocam C nin doktora öğrencisi olan L nin adını bile ikaz ile verdim.

Resmi tıklayınız

Bu yazışmaların akabinde 1 Nisan 2009 günü hiç ummadığım ve beni çok duygulandıran bir şey oldu. Daha evvel bahsi geçen makalemizi sunduğum derginin branş editörü olan ve makalemizi reddeden meslektaşım R den bir e-posta aldım. Şöyle yazıyordu…

Resmi tıklayınız

Adam hiç üşenmeden oturup makalemizi değerlendirmiş, önerilerde bulunmuştu. Türkiye’de genel temayül meslektaşların birbirlerini kazıklamaları yönünde olduğundan şaşırmış ve duygulanmıştım. Niçin yaptığını sorgulamadım ve kendisine minnet hislerimi ifade eden bir e-posta yolladım. Ardından ise R nin gönderdiği değerlendirmeleri Zoology in the Middle East’in editörüne yollayarak hayatımın en büyük mallıklarından birini yaptım. Adam makalemizi değerlendirecek hakem arıyordu ve elime hazır bir hakem raporu geçmişti. Saflık mı? Mallık mı?

Resmi tıklayınız

Bu e-postam üzerine editörden gelen yanıt beni inanılmaz rencide etti ve kızdırdı. Editör beni alenen makalemi aynı anda iki farklı dergiye göndermekle suçluyordu. Bu durum kimileri tarafından sıkça uygulanan bir etik ihlaliydi (Duplikasyon). Makalenizi aynı anda birden fazla bilimsel dergiye yolluyorsunuz. Dolayısıyla makaleniz normalde 2-3 hakem tarafından değerlendirilecekken 4-6 hakem tarafından değerlendiriliyor ve git gide gelişiyor. Daha sonra hakemlerden gelen eleştiri ve düzeltmeleri yapıp makalenizi evvelkilerden daha iyi bir dergiye yolluyorsunuz ve hemen yayına kabul ediliyor (gibi).

Resmi tıklayınız

Benim elbette böyle bir niyetim yoktu. Durumu editöre izah ettim ama hakikaten gücenmiştim. Zira “This is a duplication of efforts” cümlesiyle beni alenen itham etmişti. Bir yanlış anlaşılma varsa bunu aydınlatmanın adabı, usulü vardı. Akabinde e-posta geldi editörden. Adamcağız Allah için özür diliyordu.

Resmi tıklayınız

Adam da haklıydı kendince; Dünya’da yavşaktan bol ne vardı? Yoğun geçen yazışma sürecinin ardından bir süre ses soluk çıkmadı. 28 Mayıs 2009 günü makalemizin kabul edildiğine dair bir e-posta aldım. Beraberinde bazı düzeltmeler de gelmişti. Ayrıca editör dergiye abone olmamızı istiyordu. Gerekli düzeltmeleri yaptım ve dergiye de abone olduk.

Aradan iki ay geçti. 9 Ağustos 2009 günü bahsi geçen derginin editörüne “Kişisel bir İstek” başlıklı bir e-posta gönderdim ve son derece masumane bir istek, ricada bulundum. Yakın bir tarihte Yunanistan’da, Avrupa Araknoloji Kongresi düzenlenecekti. Kongreye ben katılamayacak olsam da, makale ortağı diğer yazarlar katılacaklardı. Dahası makalede türü adına ithaf ettiğimiz değerli hocam o günlerde 70. yaşını kutluyordu (beni şahsen tanıyan tüm meslektaşlarım kastettiğim hocamı ne kadar sevdiğimi gayet iyi bilirler). Makalenin bir prova baskısını kongre esnasında kendisine taktim etmek anlamlı ve güzel bir jest olacaktı. Doğum günü hediyesi gibi. Derginin editörüne bunları anlattım ve kendisinden pdf dosyası halinde bir prova istedim.

Editör aynı gün içerisinde bana istediğim provayı pdf dosyası halinde yolladı. Keşke göndermeseydi. Makalenin hemen her yeri istenmeyecek görüntüler ile doluydu. Bu haliyle hocama taktim edilemezdi. Yakışık olmazdı. Makalenin sayfalarından sadece bir tanesi aşağıda, buyrun!

Ayrıca editör pdf dosyasını sanki açıp yeniden düzenleyecekmişim gibi, dosyayı güvenlik korumalı hazırlamıştı. Bunlara ilaveten sıkı sıkıya “hiç kimseye göndermememi tembihliyordu”.

Resmi tıklayınız

Bu kabalık benim için artık kabul edilebilir değildi. Bununla beraber onca şeye sabrettikten sonra az daha beklemeye karar verdim. Zira derginin yeni sayısı yayınlanmak üzereydi ve editörün şimdiye kadar söyledikleri makalemizin bir sonraki sayıda yayınlanabileceğine işaret ediyordu. Derginin yeni sayısı 17 Ağustos 2009’da yayınlandı ancak bizim makalemiz yoktu. Bunun üzerine makalenin diğer yazarlarına danışıp, onların da olurunu aldıktan sonra 18 Ağustos 2009 günü editöre bir e-posta yollayarak makalemizin geciktiğini ve aramızda (editör ve sorumlu yazar olarak ben) güven eksikliği oluştuğunu vurgulayıp, makalemizi geri çekmek istediğimizi bildirdim. Bir gün sonrada 19 Ağustos 2009 da makaleyi yeniden düzenleyip Türk Araknoloji Dergisi’nde yayınladım.

Bu olayın ardından bahsi geçen derginin editörü, Türk Araknoloji Dergisi’nin danışma kurulunda yer alan yerli ve yabancı hemen hemen tüm araknologlara e-posta göndererek beni şikayet etti. Elbette bire bin katarak ve kendi yaptığı nezaketsizlikleri dile getirmeyerek. Beni ve bizleri tanıyan dostlarımız haklı olarak bu olayın aslını sordular. Bende dilimin döndüğünce kendimi ifade ettim, yaşadıklarımı anlattım. Kimileri tamamen hak verdi; kimileri ise “haklısın ancak fevri davranmışsın” dedi. Ne yazık ki her halükarda hak veren dostların tamamı yabancı idi. Yerli mesleştaşlarımdan bazıları ise fırsat bu fırsat “sormadan, soruşturmadan” yüklendiler, etik davranmamakla suçladılar.

Şahsen aldığım tüm kararlarımın ardındayım. Fevri davranmış olabilirim ancak haksız olduğuma inanmıyorum. Belki makaleyi çektikten sonra bir kaç hafta beklemeliydim. Tek pişmanlığım budur; sadece o kadar. Bilhassa Avrupa’lı editörlerin Türk araştırmacılara hala taş devrinde yaşıyorlarmış gibi muamele etmeleri beni çıldırtıyor. Editörlüğe soyunuyorsanız ve hele hele derginiz ağırlıklı olarak Orta Doğu’lu araştırmacılara hitap ediyorsa, Şark Kültürünü bileceksiniz sayın editör! Muhattabınıza ona göre hitap edeceksiniz.

Bu hadise gibi neticelenebilecek bir diğer olayı geçenlerde son günlerin en popüler “Taksonomi” dergilerinden olan Zookeys in editörü ile de yaşadık. Adam makalemizin yayınlanmasına bir kaç gün kala benden öyle bir şey istedi ki verilen sürede yapabilmemin imkanı yok. Editöre “sizin gibi Washington DC de yaşamıyorum, imkanlarım kısıtlı şu an” deyince makalemizin yayınlanması neredeyse iki ay gecikti. Geri adım atmadım ama.

Beni suçladıkları bir başka yayın olayı. 30 Ağustos 2009 tarihinde, Turkish Journal of Zoology (TJZ) dergisine, “Spiders (Araneae) new to the fauna of Turkey. 4. New species records of Clubionidae” başlıklı bir makale sundum.

Resmi tıklayınız

İki farklı hakem tarafından değerlendirilen makalenin nihai raporu 20 Şubat 2010’da tarafıma gönderildi. Hakemlerden bir tanesi olumlu rapor verirken; diğer hakem kafadan kabul edilemez diyor. Editörde bunun üzerine makaleyi reddediyor.

Resmi tıklayınız

Üstelik kabul edilemez raporu veren hakemin eleştirileri mesnetsiz ve terbiyesizce. Editöre itiraz etmedim. Kabullendim. Bu makaleyi bazı ufak tefek değişiklikler sonrasında 14 Nisan 2010’da yine Türk Araknoloji Dergisi’nde yayınladım (bir buçuk ay sonra).

Dün bir vesile ile yukarıda bahsi geçen  Clubionidae makalesinin TJZ’de değerlendirilmesi sürecinde, makaleye olumlu rapor veren {Acceptable with revision, not requiring reconsideration by referee} hakem ile karşılaştık. Maruz kaldığım itham yine doğrudan “Duplikasyon” çabasıydı. Ben kendi makalemi TJZ’ye değerlendirilmek üzere yollamış; gelen hakem görüşleri doğrultusunda makalemi geliştirmiş ve daha sonra Türk Araknoloji Dergisi’nde yayınlamışım. Benim etik sorunlarım varmış.

  1. Bunun böyle olmadığının ispatı yukarıdadır. Daha detaylı bilgi isterseniz bizzat TJZ’nin editoryal ofisine de başvurabilirsiniz.
  2. Bu ülkede mesleki olarak yurt dışında en fazla tanınan araknoloğum. Yanlış anlaşılmasın bilimsel yönden çok iyi olduğumdan değil; her yıl bir evvelkinden daha iyiye gittiğimden. Bana inanan yabancı dostlarımın ifadesiyle “increase” halinde olduğumdan. Çok çalıştığımdan. Hepsinden önemlisi yardım talebinde bulunanların, taleplerini asla geri çevirmediğimden. İyi bir çevrem var ve benim yurtdışında araknolojik bir makale için hakem bulmam hiç sorun değil. Yani sadece makalemi geliştirmek için  TJZ’nin atayacağı hakemlere ihtiyacım yok. Ben makalelerimi bir Türk dergisinde yayınlansın diye TJZ’ye gönderiyordum.
  3. Clubionidae makalesinin birinci yazarı dostum ve ustam YM, 400’e yakın bilimsel makaleye sahip bir otorite olup makalesini geliştirmeye ihtiyaç duymaz.

Bu iki hadiseye ilaveten yaşadığım ve son zamanlarda dedikoduları kulağıma erişen bir başka editoryal vaka. Çok beğendiğim yerli bir zooloji dergisine 06 Nisan 2009 tarihinde bir makale sundum. Üzerinden tam dokuz ay geçti. Olumlu ya da olumsuz hiç bir değerlendirme, makalenin durumuna dair bilgi içeren bir mesaj alamadım. Bunun üzerine 23 Aralık 2010 tarihinde editöre e-posta yollayarak makaleye konu olan materyali farklı bir çalışmada değerlendireceğimi bildirdim. Bu mesajımın üzerine de yanıt alamadım. Bir süre sonra sayın editörün kendisini ziyaret eden bazı meslektaşlarıma beni şikayet ettiğini duydum. Değerlendirme okuyana ait.

Son olarak söylemek istediklerim…

Bir hafta evvel 41. makalem yayınlandı. İlk makalem sevgili kardeşim Doç. Dr. Murat Bilecenoğlu ile birlikte 1998’de “Sualtı Dünyası” dergisinde yayınlanan popüler bir çalışmaydı. Bazı dostlar zaman zaman eleştirdiler. “Bu bilimsel bir yayın değil, niçin CV’ne koyuyorsun?” diye. Elbette onların hiç birisi, 1998 Haziranında, Alanya’da, o cehennemi günü yaşarken, anacığımla oturduğumuz o çay bahçesinde yanımızda değildiler. Ben nasıl unuturum anacığımın elleri titreyerek Sualtı Dünyası dergisine bakışını? İsmimi görünce ağlayışını. O dergiyi kutsal bir kitapmışcasına çantasına yerleştirişini ve sonraları arkadaşlarına gösterişini. O günü de unutamam asla; annem ve babamın boşandıkları gündü zira.

Üzerinden 12 sene geçti. 1998-2006 yılları arasında sadece Niğde’de bulunduğum süre içerisinde salt bilimle uğraşabildim ve o süreçte bana sunulan imkanlar sayesinde beş  bilimsel makalem oldu. Geriye kalan 36 çalışmayı ardımda hiç bir kurum ya da kuruluş olmaksızın yaptım. Sadece sevgili eşim, yol arkadaşım Figen ve değerli dostum, ortağım Ersen Aydın Yağmur un maddi ve manevi destekleri hep benimleydi. Bilhassa aktif çalışmaya başladığım 2006 yılından bu yana Ersen’le sırt sırta verdik. Çok çalıştık. Doğru bildiklerimizi savunduk, küçük hesaplar uğruna inançlarımızdan ödün vermedik. Kimseye biat etmedik. Ben şahsen Türk Araknolojisi adına güzel şeyler yaptığımıza ve yapacağımıza inanıyorum.

Her çalışmam, bir şekilde yayınlanan her makalem benim çocuğumdur. Doğrusuyla, yanlışıyla, eksikleriyle. Herbirinde bir şekilde emeğim, görgüm vardır. Asla kimsenin emeğini gasp etmedim. Hakkım olmayan bir makalede ismimi göremezsiniz. Bilimin evrenselliği kaidesi gereğince yeri geldiğinde yabancı uzmanlarla da çalıştım. Hala çalışıyorum ve bundan onur duyuyorum. Tüm bu çalışmalarım süresince ülkemin menfaatlerini sonuna kadar savundum. Tanımladığım ve makalelerimde incelenen türlere ait örnekler kişisel müzemde mahfuzdur. Dileyen araştırmacılar ziyaret edebilirler. Bazı ender ya da çok yaygın türlerin dupletlerini ve selametleri açısından paratip örneklerini başka müzelere kaydettiğim olmuştur. Bunun aksini düşünmek zaten basiretsizliğin dik alasıdır (yüz-iki yüz yıl sonrasını düşünmek gerekir). Şunu da ifade edeyim: son dönemde camiada moda olan “türler yurt dışına gidiyor” lakırdısı bana asla samimi gelmemektedir. Bu husustaki fikirlerimi öğrenmek isteyenler şu bağlantıda yer alan yazımı okuyabilirler.

2006’dan bu yana aktif bir şekilde “Örümcek Sistematiği” çalışıyorum. Yani beş yıldır. Bu süreçte şu an sahip olduğum bilgi birikimini nasıl edindiğimi sorgulayanlar da var. Dahası topladığım örümcek örneklerini yabancılara teşhis ettirip (hataları önlemek için her teşhisimi bir uzmana teyid ettirdiğim doğrudur); sadece toplayıcı olduğum halde, araknolojik makalelere adımı yazdırdığımı iddia edenler. Onlara “Ahmet Yıldız” ın bir yazısıyla cevap vermek istiyorum.

1598 yılının soğuk bir Şubat ayında, Napoli’de bir işkence evinde, tüm bedeni halatlarla sıkı bir biçimde sarılmış ve sivri bir kazığa kırk saattir çırılçıplak oturtulmuş bir adamdan tek bir inilti bile çıkmıyordu. Kıçının kan damarları parçalanmıştı ve açılan yaralardan durmadan kan boşanıyordu. İplere asılan cellatlardan bazıları hırslarını alamıyorlar, küfür ederek biraz daha kımıldatıyorlardı adamı. Ama “sapkın” filozofun ağzından tek bir sözcük çıkmıyordu. Cellatların en acımasız olanı bile: “Yaman adam doğrusu!” demekten kendini alamadı. On beş ay, hücreden çok çukura benzeyen karanlık bir yere attılar. En son bir yargıcın karşısına çıkardılar.

Tommaso Campanella’nın hapislik hayatı tam yirmi yedi yıl sürdü. Elli cezaevine girdi çıktı. İnançlarına sarsılmaz biçimde bağlı bu kafaca demir gibi adam, işkencecilerinden ne yardım bekledi, ne bağışlanmasını diledi. Zihninde, yüreğinde, binlerce kitap okuyarak, gezerek, doğayı gözleyerek, felsefe dernekleri kurarak tasarladığı, yukarıdaki toplumsal düzene sahip Güneş Ülkesi vardı. Aristo felsefesinin düşmanı ve deneysel yöntemin öncüsü bu yiğit düşünür, yargıcın karşısına çıktığında “Üç Düzmeci” adlı kitabı yazmakla suçlanıyordu.

Yargıç: “Öğrenmediğin şeyi nasıl bilebilirsin? Şeytan mı var sende?” diye sordu.

Campanella: “Bildiklerimi öğrenmek için, sizin içtiğiniz şarapların on misli kandil yağı harcadım!” diye yanıtladı.

İftira, çağlar boyu zalimlerin en büyük silahı oldu. Campanella’nın yazmakla suçlandığı, bunca ceza ve eziyet gördüğü kitap Campanella daha doğmadan önce yazılıp basılmış bir kitaptı! Ahmet Yıldız

Ve son söz…

İlk taşı günahsız olanınız atsın…