Taksonomi’nin Sorunları Üzerine Notlar

Bu yazıda Taksonomi=Sistematik olarak kabul edilmiştir.

Mavi Gezegen tükeniyor. Bu yargının Dünya üzerinde yaşayan tüm insanlarca kabul göreceğinden hiç şüphem yok. Önlenemeyen nüfus artışı, doğal kaynakların günbegün acımasızca tahrip edilmesi,  çevre kirliliği, küresel ısınma, şehirleşmeye bağlı olarak tarım arazilerinin kaybı vs.

Herkes tarafından benimsenen tüm bu olgulara ve işin ehillerince açıklanan somut verilere rağmen İnsanoğlu olağanca şımarıklığı ve bencilliğiyle Dünya üzerinde bir virüs gibi yayılmaya ve Dünya’ya zarar vermeye devam ediyor. Ne yazık ki…

IUCN (Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği) verilerine göre Dünya üzerinde 5 ila 30 milyon arasında yaşayan canlı türü (-ki yine IUCN tarafından daha gerçekçi bir tahminle bu rakamın 8 ila 14 milyon arasında olabileceği de vurgulanmaktadır) mevcuttur1. Bununla beraber şimdiye kadar tanımlanan tür sayısı, 1.8 milyon civarındadır. İşin acı yanı yukarıda çok kısaca belirttiğimiz küresel sorunlardan dolayı gerek tanımlanmış, gerekse tanımlanmamış bir çok canlı türü her geçen gün yok olmakta ya da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır.

WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) her yıl 10.000 canlı türünün neslinin ortadan kalktığını bildirmektedir2. Kaldı ki; Dünya üzerinde yaşayan canlı türlerinin yağmur ormanları ile mercan resifleri bölgelerinde yoğunlaştığını ve bahsi geçen alanlardaki insan baskısını düşünecek olursak durumun ciddiyeti daha net anlaşılabilecektir.

Canlıların nesillerinin tükenmesi (extinction) elbette doğal bir süreç. Ancak Homo sapiens Linnaeus, 1758 türünün istilacı tabiatı bu süreci katbekat hızlandırmakta, insanoğlu adeta bir kanser hücresi gibi hayat bulduğu bedeni eritirken kendi acı sonunu da hazırlamaktadır.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Dünya genelinde esasında göz ardı edilmese de bir türlü önüne geçilemeyen bir diğer sorun Dünya fauna ve florasını oluşturan3 (fosil ya da yaşayan) canlı türlerinin tanımlanması (description), teşhisi (identification), isimlendirilmesi (nomenclature) ve sınıflandırılmasından (classification) sorumlu olan bir bilim dalının (Taksonomi) mensuplarının da (Taksonomistler) tıpkı canlılık gibi yok oluş (?) sürecine girmiş olmalarıdır.

Yukarıda bu durumun göz ardı edilmediğini, özellikle vurguladım zira araştırmalarım neticesinde denk geldiğim bir rapor; İngiltere’de, Doğa Tarihi Müzesinden (British Museum, NHM) bir grup araştırmacının İngiliz Taksonomi ve Sistematiğinin sorunlarını incelediği ve Lordlar Kamarasının Bilim ve Teknoloji komisyonuna sunduğu yönündeydi (ilgili rapora buradan ulaşabilirsiniz). Yine son yıllarda çeşitli bilimsel dergilerde ve hatta ülkelerin ulusal basınlarında konu hakkında doğrudan ya da dolaylı yazılan bir çok makale de mevcut olup küresel ölçekte taksonominin sorunları, çıkmazları, geleceği, konumu vs. ciddi olarak tartışılmaktadır4-9.

Son olarak, Kaliforniya Eyalet Üniversitesinden Dr. Terry McGlynn‘ın 19 Mart 2015 tarihinde twitter üzerinden #TaxonomyDay özel etiketi ile bir etkinlik başlatmıştır. Esasen bir karınca ekoloğu olan araştırmacı “smallpondscience.com” isimli ağ sayfasında bu etkinliğin sebeplerini mealen şöyle açıklamaktadır:

Derin bir taksonomik krizin içerisindeyiz. Kendi türümüz gezenimizde meydana gelen altıncı büyük yok oluş hadisesini yarattı ve biz “hızla kaybettiklerimizin” neler olduğunu anlayabilmekten uzağız. Taksonomik çalışmalar neyi nasıl koruyacağımızı anlamamıza yardımcı olurken aynı zamanda geleceğe dair planlar yapmamıza da temel oluşturur. Taksonomik kriz, Taksonomist ve Sistematikçilerin doğanın temeli üzerine çalışıp, müzelerdeki koleksiyonları değerlendirmeleri ve bunlarla Dünya’mızı izah etmeleriyle aşılabilir. Bizler taksonomistlere bizim için ne kadar kıymetli olduklarını göstermeliyiz.

Dr. McGlynn, yukarıda alıntıladığım yazısında “Taksonomik Kriz” ile “The Independent” gazetesinin 14 Mart 2011 tarihli sayısında yayınlanan “Taxonomy: The naming crisis” başlıklı makaleye; “altıncı büyük yok oluş” ile de Amerikalı gazeteci-yazar “Elizabeth Kolbert” in “Altıncı Yokoluş – Doğal Olmayan Bir Tarih” adlı kitabına işaret etmektedir.

Özetle; Dünya üzerinde türler hızla yok olurken (henüz tanımlanmamış olanlar bile), canlı türlerini bilime, insanlığa tanıtacak, onların canlılar alemindeki yerini belirleyecek ve ekosistemdeki görevlerini izah edecek olan taksonomistler de yok oluş sürecine girmişlerdir. Buna sebep özellikle alttan genç taksonomistlerin yetişmemesidir. Bu hususun en önemli nedenini yazı içerisinde tartışacağız.

“Taksonomi’nin görevinin abartılmaması da son derece önemlidir. Taksonomi, en nihayetinde bilim insanları arasında anlaşmayı sağlamayı hedefleyen bir dilden ibarettir ve bilimin gerçekliği veya bulguları üzerinde hiçbir söz hakkına sahip değildir.”

Ne yazık ki Taksonomi’yi öğrenmenin çok kolay bir yolu yoktur. Tamamen pratik yaparak ağız alışkanlığı edinmek ve bol bol canlı sınıflandırıp, doğruluğunu test etmek şeklinde çalışılmalıdır. Bunu yapan bir birey, kısa bir süre içerisinde pek çok sınıflandırmanın altından başarıyla kalkabilecektir.

Yukarıdaki metin benim de sık sık ziyaret ettiğim ve hatta severek ziyaret ettiğim, ülkemizde iyi bilinen Evrim Ağacı adlı bilim sitesinden bire bir alıntıdır (Bknz 1 ya da 2). Elbette yazılanlar yazarını bağlar diyebiliriz ancak meslek hayatım boyunca katıldığım çeşitli toplantılarda, tartışmalarda vs. gördüm ki ülkemizde bir çok akademisyen, araştırmacı, genç biyolog, bilimsever ve hatta Biyoloji Bölüm Başkanı da sayın yazarla hemen hemen aynı görüşte.

Dünya böyle bir taksonomik krizle karşı karşıyayken, üstelik ülkemizde bizlere bakış açısı bu iken peki Türkiye’de taksonomi nereye gidiyor? Ne durumda?


Bu sorularıma yanıt bulabilmek adına üniversitelerimizdeki Biyoloji bölümlerinin ağ sayfalarını tek tek kontrol ederek kabaca bir araştırma yaptım. Mevcut bölümlerde, Zooloji ve Hidrobiyoloji anabilim dallarında görev yapan araştırmacıların özgeçmiş ve yayınlarından kendilerinin taksonomi alanında çalıştıklarını teyit ettim. Çok zamanımı alacağından dolayı Bitki Taksonomisi (fitoplankton, alg vs. dahil) çalışan araştırmacıları; Su Ürünleri, Orman, Ziraat, Eğitim ve Veterinerlik Fakülteleri ile çeşitli meslek yüksek okullarındaki taksonomistleri de görmezden gelmek zorunda kaldım. Zira özellikle Biyoloji bölümlerimizin araştırmacı ağ sayfaları genelde bir felaketti. A üniversitesinin Biyoloji bölüm sayfasına gidiyorsunuz. Zooloji anabilim dalını tıkladığınızda misal Boğaç Kunt adına bir bağlantı görüyorsunuz. Onu tıklıyorsunuz ve bomboş bir sayfa geliyor karşınıza. Öyle ki bazı araştırmacıların ismi Akademik Google’ı geçtim, Google’ın kendisinde bile geçmiyor. Sadece adı var. O kadar.

Bu süreçte; Biyoloji bölümleri haricinde görev yapan misal Melih Ertan Çınar (Polychaeta), Murat Özbek (Amphipoda), Tuncer Katağan (Brachyura), Muhlis Özkan (Acari) hocalar gibi bazı önemli taksonomistleri listeye dahil etmemek bana dokunmadı değil. Bunu da laf arasında söyleyivereyim. Lakin bilhassa Ziraat ve Su Ürünleri Fakültelerine de girseydim; işin içinden çıkamazdım.

Bu kaba araştırmada karşıma çıkan en büyük engel, bir istisna haricinde (Akdeniz Ün. Biyoloji Böl.) öğretim üyelerinin mevcut yüksek lisans ve doktora öğrencilerini ağ sayfalarında belirtmemeleri oldu. Dolayısıyla alttan ne geliyor bu hususta ne yazık ki bilgi sahibi olamadım10. Yine araştırmacıların yaşlarına ulaşamamam da bir başka engeldi. Hasılı sadece sunulanlarla yetinmek durumunda kaldım.

Bu kaba, yüzeysel ve öncül araştırma elbette derinleştirilebilir. Ulusal Biyoloji Kongrelerinde büyük hocalarımız tarafından araştırmacılara anket (ler) doldurtulabilir; YÖK kütüphanesinden yüksek lisans ve doktora tezlerinin durumları incelenebilir; geçmişten günümüze araştırmacılar ve yayınları taranarak daha net istatistiki verilere ulaşılabilir. Yetkin akademisyenler ve araştırmacılardan heyetler oluşturulup, sorun daha detaylı ele alınabilir.

Evet! Bu izahlar, mazeretler ve temennilerden sonra şimdi gelelim durumumuza.


Türkiye 2015 yılı Mart ayı verilerine göre 71 farklı Üniversitemizin Biyoloji bölümlerinde (Zooloji ve Hidrobiyoloji), Taksonomi alanında toplam 297 araştırmacı mevcut. Bunlardan 86’sı “Profesör”, 80’i “Doçent”, 53’ü “Yardımcı Doçent” ve 25’i ise “Doktora” ünvanına sahip. Araştırma görevlisi, uzman, araştırmacı, öğretim görevlisi vs. olarak görev yapan sayısı ise 47.

Gayet doğal olarak 91 kişiyle Entomoloji en çok araştırmacıya sahip olan alan. Entomolojiyi 37 araştırmacıyla İhtiyoloji izliyor. Takip eden araştırmacı yoğunluğu ise alanlara göre şöyle sıralanıyor: Herpetoloji 34, Mamaloji 31, Ornitoloji 20, Araknoloji 16, Akaroloji 15, Zooplankton 14, Bentos 11, Parazitoloji 8, Protozooloji 5, Malakoloji 5.

Lumbricidae (Toprak Solucanları) üzerine çalışan tek bir araştırmacı mevcut. Örneğin Kırkayaklar (Diplopoda), Çiyanlar (Chilopoda), Karasal İsopodlar (Isopoda; Oniscidea), Su Ayıları (Tardigrada) gibi gruplar üzerine çalışan hiç bir araştırmacı yok. Mesela 1996 senesinde Osman Gazi Üniversitesinden “Zahide Öcal” isimli bir araştırmacı Çiyanlar üzerine “Eskişehir Ovası Chilopoda (Myriapoda) faunasının tespiti (YÖK Tez No:57032)” başlıklı bir Yüksek Lisans tezi vermiş. O kadar. Ki anladığım kadarıyla “Zahide Öcal” hanım yüksek lisansının ardından akademik kariyerine son vermiş.

Bir diğer sorun Entomoloji alanında. Çalışılan böcek grupları genelde iyi bilinen, temini nispeten kolay gruplar. En azından Entomoloji çalışan araştırmacılar belli gruplara yönelmişler. Örneğin ciddi anlamda “Collembola” uzmanı bir entomoloğa (Yüksek Lisans ve Doktoralı) ben denk gelmedim. Bununla beraber 2014’ün son aylarında Ordu Üniversitesi Biyoloji Bölümünden Prof. Dr. Hasan Sevgili hocanın, Muhammed Ali Özata ile beraber “Zoology in the Middle East” dergisinde yayınladıkları “Checklist of the springtails (Hexapoda: Collembola) of Turkey” başlıklı makaleyi ümit verici bir gelişme olarak değerlendirebiliriz. Hele hele hocanın esasen bir Orthoptera uzmanı olduğunu göz önüne alacak olursak; bu ciddi bir cesaret ve emek. İşin vahim yanı ise makalenin ilk sayfası okunduğunda esasında ne kadar geç kalınmış olduğunu görmek (buradan). Bununla beraber “Ali Demirsoy” hocanın bir çalışmasını istisna sayacak olursak “Blattoptera”, Diplura, Thysanura, “Diptera, Acroceridae”, Strepsiptera vs. gibi gruplar da ülkemizde araştırmacısı olmayanlardan.

Ziraat fakültelerinde görev yapan araştırmacılar tarım; Orman fakültelerindekiler ise genelde orman zararlısı gruplar üzerine yoğunlaşmışlar. Bu elbette onlar için son derece haklı bir tercih ancak mesela Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Prof. Dr. İrfan Tunç hocanın “Thysanoptera” taksonomisi üzerindeki yetkinliği tartışılmazken; zararlı makalelerinin, faunistik olanlardan fazla olduğu görülmektedir.

Yukarıdaki basit grafikten esasında bir yaş analizi de yapabilmek mümkün. Görüldüğü üzere nesil gençleşmiyor bilakis yaşlanıyor. Grafiğe dahil edilmeyen araştırma görevlisi, uzman, araştırmacı, öğretim görevlisi vs.’nin 47 olan sayısı; doktoralı araştırmacılara eklendiğinde bile toplam, Profesör sayısını geçemiyor.

Profesör sayısının yüksek olması elbette kötü bir şey değil; kötü olan alttan gelen gençlerin azlığı. Hele hele bizde Profesörlerin kahir ekseriyetinin ve hatta sınav sonrası11 rehavetine kapılan kimi doçentlerin aktif bilim yapmadığı düşünülecek olursa; genç araştırmacıların azlığı daha da önem kazanıyor. Kaldı ki üniversitelerde kadro bulabilen çok şanslı azınlığa dahil olan genç araştırmacılar da kuvvetle muhtemel angarya bölüm işleri, mobbing, maddi yetersizlikler, hoca ilgisizliği vs. gibi sıkıntılarla uğraşmaktalar.

YÖK eski başkanlarından Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın Ağustos 2011’de yaptığı bence son derece talihsiz olan açıklaması; büyük çoğunluğu kendi içlerinde zaten yozlaşmış olan Biyoloji bölümlerinin başta öğrencisiz kalmasına akabinde ise büyük ölçüde insan ve teknik altyapı sıkıntıları yaşamasına neden oldu. Öğretim üyeleri yetiştirecek öğrenci bulamamaya başladılar. Zaten az olan yüksek lisans ve doktora öğrencileri ise daha ziyade moleküler biyoloji, genetik, bioteknoloji vs. gibi dallara yöneldiler. Dolayısıyla Taksonomi Dünya’da olduğu gibi  Türkiye’de de,  şah damarından ağır bir kesik aldı ve hızla kan kaybetmekte12.

Bu kan kaybedişi hızlandıran önemli etkenlerden bir tanesi de hiç şüphesiz ülkemizin bilim politikaları (?). Malum TÜBİTAK’ın bilimsel projeleri desteklemek hususunda öncelikli alanları bulunuyor ve ne yazık ki “Taksonomi” bu öncelikli alanlardan bir tanesi değil. En basitinden ULAKBİM’in, TÜBİTAK Destekli Projeler Veri Tabanında basit bir araştırma yapacak olursanız, son yıllarda taksonomi, fauna araştırmaları vs. konularına verilen proje desteğinin gittikçe azaldığını rahatlıkla görebileceksiniz.

Proje yoksa para yoktur. Para yoksa ne arazi çalışmasına çıkabilirsiniz, ne araştırmalarınızı yürütebilirsiniz, ne de projenizde çalışacak öğrenciye burs temin edebilirsiniz. Haliyle ihtisaslaşacak öğrenci sizi değil, öğrencisine burs verecek hocayı seçecektir. Hasılı öğrenci bile yetiştiremezsiniz. Maddi güçlüklere göğüs gerebileceğini iddia eden en çalışkanı bile bir süre sonra yılacaktır. Zira yüksek lisans ve doktora, yaklaşık 7-8 yıllık bir süreçten bahsediyoruz.

Yazının başında değinilen İngilizlere ait raporda, İngiltere’de 500 civarı taksonomist olduğundan bahsedilmekte ve bunun azlığından yakınılmaktadır13. Benim şahsi fikrim Türkiye’de Botanik artı Zooloji tüm kurumlardaki araştırmacıları toplasak etkin çalışan toplam araştırmacı sayısının 500’ü bulmayacağı yönünde. Bu fikre kapılmamın başlıca nedeni ise Türkiye kökenli yayınlanan taksonomik makaleler.

Peki ne yapılmalı? Biyocoğrafik önemi tüm Dünya’nın malumu olan ülkemiz tarihinin belkide en acımasız habitat kayıplarını yaşarken; Anadolu kökenli bir çok canlı türü henüz tanımlanamamış; tanımlananların dağılımları meçhulken vs., Taksonomistler bu krizi nasıl atlatmalılar?

1. Mesleki örgütlenme. Bu dernekleşme yoluyla olabileceği gibi günümüzde son derece etkin kullanılan sosyal medya aracılığıyla da yapılabilir. Elbette layıkıyla kullanıldığında tüzel kişilik olmak ayrı güçtür. Bir dernek Devlet nezdinde ciddiye alınabilir (yönetmeliklerin çıkartılması sürecinde); genç araştırmacılara teşvik için burs, kıdemli olanlara onurlandırmak, gönül almak amacıyla ödüller verebilir; meslek içi etik denetim yapılabilir vs.

2. Dünya’da taksonomi alanında kullanılmaya başlanan bir çok yöntem ve teknik ülkemizde de, belli başlı laboratuvarlarda hemen hemen eş zamanlı olarak kullanılmaktadır. Örneğin DNA barkodlaması gibi. Lakin bu tip yöntemler adı üstünde sadece birer yöntemdir ve çalışılan canlı grubu hakkında kısıtlı bir bilgi verebilmektedir. Esasında taksonomist olan bir çok araştırmacı (özellikle gençler) kendilerine “Hangi Alanda Çalışıyorsunuz?” diye sorulduğunda “DNA Barkodlaması, Mitokondriyal DNA vs.” diyebilmektedir. Oysa çalıştığı taksonomidir. Evet yöntemlere hakimdir ancak Karga ile Kekliği, Sıçan ile Sincabı, Tunikat ile Deniz Hıyarını ayırt edememektedir. Bu aşağılık kompleksine ülkemizde kutup haline gelmiş kimi hocaların eylem ve söylemleri de vesile olabilmektedir. Örneğin kimileri klasik taksonomiyi yerden yere vururken, moleküler yöntemler kullanılarak yapılan çalışmaları yere göğe sığdıramamaktadırlar.

Ben elbette yeni tekniklerin uygulanmasına, Dünya’daki gelişmelerin takip edilmesine asla karşı değilim ancak yapılması gerekenin (kongrelerde, doçentlik sınavlarında vs.) yöntemlerin abartılmaması, Türkiye şartlarının göz önünde bulundurulması, kırıcı değil yapıcı eleştirilerin sunulması ve genç araştırmacıların teşvikine yönelik adımlar atılması olduğuna inanıyorum14.

3. Bilimsel makaleler sorunu. Bir taksonomist ne kadar kaliteli, ne kadar kıymetli bir çalışma yaparsa yapsın, sonuçlarını yazıya döktüğünde; makalesini yayınlayabileceği derginin etki faktörü bellidir. Bugün taksonomistlerce genelde ilgi gören Zootaxa’nın etki faktörü 1.060; Zookeys’inki ise 0.917‘dir. Haydi diyelim büyük bir revizyon yaptınız, türlü moleküler ve istatistiki yöntemleri kullandınız. Verilerinizi muhteşem teknik görsellerle destekleyip, süslediniz ve makaleniz “Zoological Journal of the Linnean Society” dergisinde yayınlandı. Etki faktörü 2.658. Günümüz akademik dünyasında her araştırmacı haklı olarak makalesinin etki faktörü yüksek bir dergide yayınlanmasını ister. En azından SCI ya da SCI-Expanded gibi indekslerce taranan dergilerde. Oysa taksonomik makalelerin kabul gördüğü ve görebileceği dergiler bellidir. Bu durum genç araştırmacılar için caydırıcı olabilmektedir. Ayrıca akademisyenlere dayatılan bir takım yükselme kriterleri; onları, uzun sürelerde tamamlanabilecek revizyonal çalışmalarına ait bazı verileri erken ve bölerek yayınlama yoluna itmektedir. Bu durum kasıtlı ya da kasıtsız kalitelisinden ziyade makale sayısı tercihini ortaya çıkarmaktadır.

Bilimsel makalelerde atıf sayısı elbette önemlidir, muhakkak dikkate alınmalıdır ancak hemen kendimden bir örnek vereyim. Uzmanlaşmaya çalıştığım Örümceklerin Dysderidae familyası üzerine çalışan Dünya’da hepi topu 7-8 kişiyiz. Diyelim diğer meslektaşlarımca büyük beğeni toplayan bir makale yayınladım. Allah aşkına kaç kişi benim bu makaleme atıfta bulunacak? Taksonomik makaleler asla ve kata örneğin bir kanser araştırması makalesi gibi etki değeri yüksek dergilerde yayınlanamamakta; araştırmacı azlığı, konunun önemi (?) ve iyi bilinir olması vs. gibi etkenlerden dolayı fazla atıf alamamaktadırlar. Kaldı ki çalışılan gruplar arasında bile yayınlanabilirlik, atıf alabilirlik durumları değişebilmektedir. Adam yeni örümcek familyası tanımladı. Üç beş gün konuşuldu sadece. Yeni bir Memeli familyası tanımlasaydı, Nature’a kapak olmaz mıydı? Mesela…

4. Burada şemsiye ya da karizmatik türler gibi kavramlara girmeyeceğim. Koruma Biyolojisinde böyle bir sınıflandırma vardır ve Dünya genelinde kabul görmektedir. İşin acı yanı ise faunanın büyük çoğunluğunu oluşturan omurgasız hayvanların en kırılgan canlı grubu olmasına rağmen genelde ihmal edilip, görmezden gelinmesidir15.

Camia içerisinde hemen herkesin malumu olduğu üzere son yıllarda ilgili ve yetkili bakanlıklarca “Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme İşi” adı altında, özel sektöre ihale usulü fauna ve flora tespiti yaptırılmaktadır. Burada firmalar genelde Biyoloji bölümlerinde görev yapan uzmanlarla belirli bir ücret üzerinden anlaşıp onların uzmanlıklarına başvurmaktadırlar (bu elbette doğal bir süreçtir ve tarafların hakkıdır) ancak firmaların kar etme düşüncelerinden, bakanlıklarca yazılan şartnamelerin yetersizliklerinden vs. dolayı genelde fauna ve flora tespiti için yürütülen arazi çalışmaları son derece yüzeysel olarak gerçekleştirilmektedir. Dahası kimi izleme ve envanter işlerinde sahanın omurgasız hayvanları (ki bu grup çoğunlukla böceklerle sınırlı kalıyor) sadece literatür üzerinden tespit edilmekte olup, ne uzman çalıştırılmakta, ne de sahadan örnekleme yapılmaktadır16. Oysa bakanlıklarca yürütülen (yürüttürülen) bu çalışmalar, bölümlerin doğru ve mesleki hassasiyetle yönlendirmesiyle taksonomistler açısından büyük bir fırsata dönüştürülebilir. Kısaca arz ve talep meselesi de diyebiliriz. Örneğin omurgasız hayvanların da envanter çalışmalarına dahil edilmesi gerektiğine; bir mamaloğun bir ihtiyoloğun işini yapamayacağına (ya da tam tersi); bir örümcek uzmanının kelebek tanımlayamayacağına; her kuş gözlemcisinin ornitolog olmadığına vs. yetkililer ikna edilebilir ve şartnamelerin yazılması bu doğrultuda yönlendirilebilir. İnanıyorum ki doğacak uzman talebi bir çok gencin önünü açacaktır. Hatta daha ileri gidilip, bölümlerle ilgili bakanlıklar arasında yapılabilecek işbirliği protokolleriyle yüksek lisans ve doktora öğrencilerine burs sağlanabilir. Elbette tüm bu konularda kişisel ikbalden ziyade mesleki hassasiyet ön planda olmalı. Örneğin benim hep merak ettiğim yakın geçmişte ilgili kurum tarafından düzenlenen “Kuş Halkalama Temel Eğitimi” etkinliğinin nasıl netice verdiğidir? Bu eğitimler sonrasında kaç kişi halkalama lisansı almıştır? Bunların istihdam durumları nedir? Mevcut Kuş Gözlem istasyonlarına gönüllü olarak çağırılan gençlere, istasyon yetkilileri tarafından ne vaatlerde bulunulmakta ve şayet varsa vaatler ne ölçüde gerçekleştirilmektedir? Genelde Ornitolog olabilmek hevesiyle bu istasyonlara gönüllü olarak katılan gençlere maksat dışı işler yaptırılmakta mıdır?

Bu sorular hali hazırda bir çok BAP projesinden, TÜBİTAK projesine; hatta ve hatta hocaların laboratuvarlarındaki işleyişe kadar uyarlanabilir. Uyarlanmalıdır da!

5. Türkiye’nin en büyük sorunu bürokrasinin radikal bir şekilde siyasallaşmasıdır. Ne yazık ki bu gelenekten zaman içerisinde üniversitelerimiz de nasiplenmiştir. Burada A görüşü, B görüşü; C partisi, D partisi tartışması yapmak niyetinde değilim. Ancak özellikle taşra üniversitelerimizde siyasi kadrolaşmanın varlığı sağır sultanın bile malumudur. Bu durum mevcut iktidara, üniversite yöneticilerinin görüşlerine vs. göre değişebilmektedir. Örneğin A üniversitesi Biyoloji bölümünde A partisine mensup öğretim üyeleri ağırlıktayken, B üniversitesi Biyoloji bölümünde B cemaati etkindir. Kimsenin düşüncesini, inancını sorgulamak makamında ve haddinde değilim lakin kişilerin düşünceleri (?), bilimin tarafsızlığına ve anayasanın yurttaşlık ilkelerine tecavüz ediyorsa buna ses çıkarmak namus borcudur. İnsana dair her işte olduğu gibi genç taksonomist adaylarının tercih ve istihdamında, yükseltilmesinde de liyakat esas olmalıdır.

Benim partimden, benim cemaatimden, arkadaşımın eşi, rektörün baldızı, milletvekilinin damadı, kanlımın kanlısı, dostumun hasmı bu düşünce ve tavırlar kan kaybettiğimiz şah damarına bir bıçak darbesi daha vurur.

6. Bugün bir çok Biyoloji bölümünde yaşı epey geçmiş ancak hala “Yardımcı Doçent” ünvanına sahip araştırmacılar görürsünüz. Bunlar derse girmek haricinde bölüm içerisinde etkin olmadıkları gibi; bilim adına da bir şey yapmamaktadırlar. Ünvanı, kariyeri bir kenara koyup, hatta hiç tenezzül etmeyip; ilerleyen yaşına rağmen hala etkin çalışan araştırmacıları tenzih ederim. Bunlar bir yana, diğerleri için mutlak suretle bir yaptırım uygulanmalıdır. Öncelikle teşvik; olmadı ihtar ve ikaz edilmeliler. Şayet durumlarında bir değişiklik olmuyorsa, bölümlerden ihraçları gündeme getirilmelidir. Pırıl pırıl gençler ailelerinden gelecek üç kuruş harçlıkla ya da hocalarının ikiye üçe bölüp vereceği burs parasıyla17 geçinmeye çalışırken, sürekli kan kaybeden bir camiada tembellik en büyük günah olarak kabul görmelidir.

7. Yukarıda değindiğim husus atıl halde duran ya da bilim harici işlerle meşgul olan profesörler için de geçerli olmalıdır. Bakıyorsunuz adam misalfarz Türkiye’deki tek akrep uzmanı profesör ancak öğrenci yetiştirmek, yayın yapmak yerine Amerika’ya gitmiş, Kaliforniya’da Mavi Balinaların suda raks edişini fotoğraflıyor. Bu gibi haller için bir denetim mekanizması şart. Ayrıca sağlık gibi zorunlu gerekçeler haricinde araştırmacının emekliliği olmaz, olmamalıdır da. Hele hele taksonomi gibi mentor seviyesine ulaşabilmek için en az yarım asırı geride bırakmayı gerektiren bilim dallarında. Bu yönde yurt dışındaki Emeritus kavramı bölümlerimizde de kabul görmeli; emekli olan hocaların istekleri doğrultusunda odaları ve laboratuvarları muhafaza edilmelidir18.

8. Dernekler bir toplum için illa ki gereklidirler ancak bilim yapamazlar. Derneklerin bilimadamı üyeleri, gönüllüleri elbette olabilir ve bu kişiler ilgili konularda görüş de sunabilirler ancak dernekler bilim yapacak, veri üretecek yetkinlikte kuruluşlar değildirler. Buna karşın ülkemizde bazı dernekler akademi gibi davranmakta ve bu durum doğa bilimlerine ilgi duyan gençlerin yanlış yönlenmesine sebep olmaktadır. Zira kuş sayarak, fotokapan kurarak, fidan dikerek, kelebek gözlemleyerek bilim yapılmaz. İşin trajik yanı kimi bakanlıklar yetkili araştırmacılardan ziyade doğrudan doğruya bu dernekleri muhatap kabul etmekte ve bunlara maddi destek de sağlamaktadırlar. Bunun yanlışlığı yetkililere mutlaka izah edilmelidir.

Layıkıyla ve evrensel kaidelerine uyularak yapıldığında, bilim elbette kimsenin tekelinde değildir. Ülkemizde bir çok akademisyenden daha yetkin, daha etkin ve çok daha ciddi çalışan amatör (?) araştırmacılar bulunmaktadır. Bu kişiler ise mutlaka desteklenmeli, onurlandırılmalı ve hatta resmi kuruluşlarca araştırmalarını yürütebilmeleri için gerekli kolaylık sağlanmalıdır. Kaş yapayım derken göz çıkarmak kabilinden ülkemizde doğadan canlı materyal toplamanın ne kadar zor olduğunu düşünecek olursak, böylesi bir teşvik inanıyorum ki araştırmacıları cesaretlendirip, daha istekli kılacaktır.

9. Günümüzde bilimin bir çok dalında olduğu gibi Taksonomi alanında da açık erişimli (open access)  dergiler ve yayınlar rağbet görmektedir. Açık erişim bilindiği üzere ağ (web) aracılığıyla bilgiye ulaşımı kolaylaştırmakta ve diğer araştırmacıların makalelerinize daha fazla ilgi göstermesine neden olabilmektedir. Bunun tek sıkıntısı bu tip dergilerin ücretli olması ve bu ücretin zaman zaman bin eurolar gibi rakamlara ulaşabilmesidir. Yurtdışında bir çok araştırma kuruluşunun, araştırmacılarının açık erişimli dergilerde yayınlanacak makalelerini maddi olarak destekleme kararı aldıklarını biliyorum. Bizde de TÜBİTAK bu görevi en kısa zamanda üstlenmeli ancak suistimal edilmemesi için de gerekli önlemleri almalıdır.

10. Ülkemizde Ulusal Doğa Tarihi Müzesinin bulunmayışı hangi kelimeyle ifade edilebilir bilmiyorum. Gerekli midir? Kesinlikle. Kurulmalı mıdır? İvedilikle. Gerek teknik, gerek teçhiz ve gerekse yönetim anlayışı itibarıyla Dünya standartlarında bir Doğa Tarihi Müzesinin Türk Taksonomisine heyecan ve ivme kazandıracağı muhakkaktır. Ki olayın toplumsal kazanımından bahsetmiyorum bile.

11. Kariyerlerinin hangi safhasında olurlarsa olsunlar araştırmacılar tek bir yönteme, ekole bağlı kalmamalı, yeniliklere açık olmalı; hiç değilse öğrencilerini buna yönlendirmelidirler. Ekoloji, Koruma Biyolojisi, Hayvan Davranışları, Biyocoğrafya ve hatta Biyoenformatik gibi güncel olanlar bile bir taksonomistin gerekli eğitimi alıp; ilgi ve emek sarfettikten sonra altından kalkabileceği bilim dallarıdır. Bunların taksonomik araştırmalara sağlayacağı katkı sanırım tartışılamaz.

12. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü araştırmacılara doğadan örnek toplama izni verirken, proje sonuç raporunun kuruma gönderilmesini de şart koşmaktadır. Bu kurumun kendi arşivini oluşturması bakımından önemli ve doğal bir taleptir. Bununla beraber fauna ve flora tespit çalışmalarında proje bütçesinin önemli bir kısmını araç kirası, yakıt, yolluk ve yevmiye kalemleri tutmaktadır. DKMP’nin Türkiye genelinde yaygın ve oturmuş teşkilatı göz önüne alınacak olursa, zaman zaman bile olsa kurumun araştırmacılara sağlayacağı lojistik destek (araç, barınma vs.) önem kazanmaktadır.

Kişisel tecrübelerime dayanarak kimi Milli Park Mühendislerinin araştırmacılara karşı son derece iyi niyetli, yardımsever, misafirperver olduklarını söyleyebilirim. Ancak burada kastim bu durumun belli bir standarta bağlanması; TÜBİTAK, üniversitelerin bilimsel araştırma projeleri birimleri vs. ile DKMP arasında ciddi bir işbirliğine gidilmesidir. Hasılı DKMP de Türkiye’nin biyoçeşitliliğinin belirlenmesi hususunda elini taşın altına koymalıdır. Daha evvel de değindiğim üzere envanter ve izleme çalışmalarının ciddiyetine şahsen inanmamaktayım. Kaldı ki bilindiği üzere IUCN tarafından belirlenen koruma kriterlerinden bir tanesi de korunma namzeti türün izlenebilir olmasıdır. Bir ilin ya da bir alanın fauna ve florasının tespiti tek başına bir anlam ifade etmeyebilmektedir.

Sonuç

Tüm Dünya’da olduğu gibi ülkemizde de taksonomi büyük kriz yaşamaktadır. Bunun başlıca sebebi insanlığın bilimden beklentilerinin farklılaşması ve hükümetlerin bilim adına önceliklerinin değişmesidir. 18., 19. yüzyıllarda insanlığı henüz balta girmemiş ormanlarda veyahut derin deniz diplerinde yaşayan ilginç canlıların keşfi heyecanlandırırken; günümüzde tıp alanındaki son gelişmeler, uzay araştırmaları, büyük hadron çarpıştırıcısı vs. heyecanlandırmaktadır. Bu sosyolojik bir olgudur. Doğaldır.

Bununla beraber Dünya’mız, Nuh’un gemimiz hızla bir felakete doğru sürüklenmekte olup altıncı yok oluş süreci de başlamıştır. Bu sürecin en nihayetinde insanlığı da etkileyeceği kesindir. Zira bilinsin ya da bilinmesin yok olan her bir canlı türü Nuh’un gemisinin karinasına tarafımızca atılan bir çentikdir.

İşte taksonominin önemli vazifeler üstleneceği bu hassas süreçte bilim adamlarınca rağbet görmeyip, hükümetlerce maddi açıdan desteklenmemesi de tuhaf bir çelişkidir. Lakin biz taksonomistler müptelası olduğumuz doğadan aşinayızdır ki “yaşam illa ki bir yolunu bulur”. Peki yaşamı bizden daha iyi kim anlayabilir? Kim yorumlayabilir?

Sevgiyle…

Önemli Not: Bu yazıyı yayınlamadan evvel olumlu-olumsuz görüşlerini almak için bazı meslektaşlarıma yolladım (tanıdığım-tanımadığım). İçlerinden hemen yanıt verenler olduğu gibi, yanıt vereceğine inandıklarım da var. Öncelikle onlara çok teşekkür ediyorum. Geri dönüşleri birikmelerinin ardından ayrı bir yazı olarak değerlendireceğim. Bununla beraber sayfamı ziyaret edecek meslektaş ve okuyucularımın da fikir, görüş ve eleştirileri (olumlu-olumsuz) çok önemli. Yorumlarınızı eksik etmemeniz ve yazıyı camiamıza sosyal medya aracılığıyla yaymanız dileğiyle.

Yararlanılan Kaynaklar ve Dipnotlar

IUCN (2008). Species Survival Commission. State of the World’s Species. http://www.iucn.org/redlist

2 WWF (2014). How many species are we losing? http://wwf.panda.org/about_our_earth/biodiversity/biodiversity/

3  Daha anlaşılabilir olması açısından Biota yerine Fauna ve Flora terimlerinin ayrı ayrı kullanmayı daha uygun buldum.

4 Erwin, T. L. ve Johnson, P. J. (2000). Naming species, a new paradigm for crisis management in taxonomy: rapid journal validation of scientific names enhanced with more complete descriptions in the Internet. Col. Bull. 54 (3): 269-278.

5 Krell, F.T. (2002). Why impact factors don’t work for taxonomy. Nature 415: 957.

6 Agnarsson, I. ve Kuntner, M. (2007). Taxonomy in changing world: seeking solutions for a science in crisis. Syst. Biol. 56 (3): 531-539.

7 Swiss Academy of Sciences (2007). The future of systematics in Switzerland: systematics as a key discipline in biology. Journal of Zoological Systematics and Evolutionary Research, 45: 285–288.

8 Hołyński, R. B. (2008). Taxonomy in changing world – The ends and the means (comments to Agnarsson & Kuntner, 2007). Munis Entomology & Zoology 3 (2): 541-547.

9 Konu hakkında kaleme alınmış daha bir çok makale mevcut. Ben sadece ilk aklıma gelenleri sıraladım.

10 ODTÜ bu konuda çok iyi. Hemen her öğretim üyesi laboratuvarını, çalıştığı güncel konuları, mevcut projelerini ve benim için en önemlisi olan yüksek lisans ve doktora öğrencilerini (tez konularıyla beraber) ağ sayfasında tanıtıyor.

11 Doçentlik sınavı.

12  Yazının içerisinde Botanik anabilim dallarını, Ziraat ve Su Ürünleri Fakültelerini değerlendirmeye almadığımı ifade etmiştim. Şahsen oralarda da kadro istatistikleri, öğrenci akışı vs. gibi durumların pek farklı olmadığını düşünmekte ve duymaktayım.

13 Elbette İngiltere’deki müzelerin büyük çoğunluğu onyıllar boyunca sömürgelerden gelen irili ufaklı bir çok koleksiyonu da içermektedir.

14 Örneğin son yıllarda düzenlenen “Taksonomi Yaz Okulu” etkinlikleri bu hususta önemli bir adımdır.

15 Cardoso, P., Borges, P. A. V., Triantis, K. A., Ferrándezd, M. A. ve Martíne, J. L. (2011). Adapting the IUCN Red List criteria for invertebrates. Biological Conservation. 144 (10): 2432–2440.

16 Son günlerde resmi ismi “Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme İşi” olan fauna ve flora tespit çalışmalarına bundan sonra omurgasız uzmanlarının da dahil edileceğine dair bir duyum aldım. Umarım gerçekleşir.

17 Çok çalışkan ve maddi sıkıntı yaşayan üç öğrenciniz var. Oysa mevcut projeniz tek öğrenciye burs vermeye imkan tanıyor ve o miktar 1500 TL. Ne yapacaksınız bu durumda? 1500 TL.’yi üçe bölüp, üstüne de kendinizden bir şeyler katıp, her öğrencinize artısıyla beraber 500’er TL. vereceksiniz. Tartışılabilir ancak bunu yapanlar var ve ben de olsam böyle yapardım.

18 Mesela Hacettepe Biyoloji bu hususta örnek teşkil edebilir. Hatırladığım kadarıyla Nihat Şişli hocamızın odası uzun yıllar muhafaza edildi. Yine Ali Demirsoy hocamız emekli olmasına rağmen bölümü etkin bir şekilde kullanıyor diye duydum.

“Taksonomi’nin Sorunları Üzerine Notlar” üzerine 2 düşünce

  1. Abicim, eline diline yüreğine sağlık. Yarasalar konusunda çalışabilecek öğrenci aradığımı ve gerekirse bursunu kendi imkanlarımla sağlamaya çalışcağımı belirttiğim bir sohbette bu konu da gündeme gelmişti. Tesadüfen gördüğüm bu metni dikkatle ve soluksuz okuduğumu ve bunu kaleme almandan çok memnun olduğumu belirtmek istedim. Bu bağlamda sempozyumlarda, katıldığım çalıştaylarda, bakanlık adına yaptığım işlerde ve seminerlerde taksonominin önemine ve gerekliliğine elimden geldiğince vurgu yapmaktayım. Hatta bu sebeple mesleki ırkçılık yapmakla itham edildiğim de oldu. Sen de çok iyi biliyorsun ki belkide iyi niyetle değinmediğini düşünüyorum zoolojik taksonomi alanında çalışan ve bugüne kadar çok değerli katkılar sunan büyük/kıymetli/eşsiz hocalarımızdan bize kalan bir araya gelememe, birlikte bir sorunu ele alamama, kutuplaşma, bir birinden haz etmeme ve daha burada saymaya gerek görmediğim herkesçe bilinen sorunları aşamadığımız için zoolojik taksonominin geleceği konusunda etkili bir çözüm üretemiyoruz. Bu durumun devam etmesi umudumu da azaltıyor. Herşeye rağmen bu sorunu çözmek adına naçizane bazı önerilerim olacak;

    1- Bu konuyu zooloji, biyoloji hatta ekoloji sempozyumlarında ilgili oturumlarda dile getirmek bir katkı sunabilir.

    2- “Zoolojik Taksonominin Dünü Bugünü Yarını” başlıklı bir çalıştay organize edilebilir. Bu çalıştaya ilgili kurumlardan temsilciler, etkin hocalar ve şu anda yüksek lisans doktora yapmakta olan araştırmacılar davet edilebilir. Bunun için vakit kaybetmeden şu anda etki alanı geniş bazı hocalara konu açılabilir ve çalıştayın detayları, oturum başlıkları ve organizasyonu planlanabilir. Bunu ayrıca yüzyüze konuşabiliriz gerekirse biz bu adımı başlatabiliriz.

    3- Zoolojik taksonominin önemini, doğa ile olan ilişkisini çeşitli eğitim seviyelerinde ve ilgili bölümlerden mezun olacak üniversite öğrencilerini içerecek katılımcılara yönelik TUBİTAK 4004 veya 4007 kapsamında projeler (Başvurular için Kasım 2015’e kadar vaktimiz var) verilebilir. Bu projeyi yüz yüze konuşup planlayıp bu yıl öneri olarak sunabiliriz.

    Çözüme yönelik atılacak her adımın oluşum aşamasında, gerçekleştirilme sürecinde ve faaliyete sokulması aşamasında naçizane her türlü katkıyı içtenlikle ve elimden geldiği kadarı ile vermeye hazır olduğumu belirtmek isterim.

    Saygılarımla…

    Görüşmek dileğiyle..

    Tarkan Yorulmaz

  2. Kaleminize ve düşüncelerinize sağlık sevgili hocam Kadir Boğaç Kunt. Biz taksonomistlerin karşılaştığı problemleri ve uğraştığımız bilim dalının hızla gerilemekte olmasının nedenlerini incelikle ve açık bir şekilde belirtmişsiniz. Taksonomi bilimi maalesef ülkemizde de son yıllarda “demode” olarak değerlendirilip, (acıdır ki bazı taksonomistlerin bilhassa kendileri tarafından da durum budur), moleküler yöntemlere doğru eğilimin hızla artmasıdır…Bahsettiğiniz üzere gerek yayın sayısı kaygısıyla gerekse hızlı yayın yapma endişesiyle araştırmacılar bu alanı hızla terk edip farklı alanlara yönelmektedir. Belki biraz acımasız gelebilir ama ben bu kişileri işin (bilim değil iş diyorum) kolayına kaçan ve taksonomi bilimi ile uğraşmanın önemini kavrayamayıp sadece kenarından geçmiş kişiler olarak görüyorum. Ülkemizde durum budur ve üzülsem de bu duruma şaşıramıyorum. Çünkü Biyoloji Bölümlerinin son yıllarda rağbet görmediği gerekçesi ile kapatılarak Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü ve türevleri adı altında eğitime devam edilmesinin istenmesi ve hatta bunun için baskıların kurulması, bunun üzerine birçok üniversitemizdeki öğretim üyelerinin ne acıdır ki kendi bilim dalları olan Biyoloji bilimine olması gereken saygıyı göstermeyerek bu durumu onaylamaları hatta hevesle ortaya çıkmaları bunun en belirgin kanıtıdır. Ben ülke bazındaki tüm bu sorunları Bilim Felsefesini kavrayamamaktan kaynaklandığını, akademisyenliğin sadece para kaynağı yada iş kapısı olarak görülmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Yoksa birçok okulda olduğu gibi saat 5 olunca bilimsel çalışma biter miydi?…Söyleyecek çok şey var, sevindirici olan ise sizler gibi bu işe aşkla sahip çıkan araştırmacıların varlığı, tekrar kaleminize sağlık….Selam ve sevgilerimle….

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir