Yalloslar

İyiden iyiye çocuklaştım.
Her şey keyif veriyor bana.
Ve her şey, olabildiğince geçmişe götürüyor beni.
Az önce kütükler ve tahta parçaları yüzüyordu satıhta. Yani, yalloslar.

Kış ayları beraberinde yoksulluğu getirirdi. Yoksulun iki düşmanı vardır;
“ Açlık ve Soğuk”
Aç kalmazdık çok şükür. Her dem tüterdi ocağımız. Ya bir tas bulgur pilavı veyahut sıcacık darhane çorbası.
Soğuk başımızın belasıydı. Odun, talaş hak getire… Pek yaman eserdi poyraz. Üşürdük iliğimize kadar.
İşte böyle zamanlarda imdadımıza yetişirdi yalloslar.
Bir olup babamla, Kargı çayının ağzına giderdik.
Babam mobileti sürerdi; bense arkada, ellerimde çuvallar, akşama anneciğimin kuzinede pişireceği böreğin hayaliyle mutlu.
Babam, mobiletin önünden rehberlik ederdi bana. Dağların, derelerin Yunanca isimlerini söylerdi. Eski zaman kumandanlarının yaptıkları savaşları anlatırdı.
Babam rakı kokardı.
Rakı ve umut.
Baba kokardı babam.
***
Nihayet görünürdü Kargı çayı. Yalloslar bizi bekliyor olurdu. Doldururduk onları çuvallara. Dolan çuval sayısı arttıkça, babamın dudaklarında ki tebessüm daha da belirginleşirdi.
Sigara yakardı.
Dalar giderdi denize.
Sonra denizi anlatırdı bana.
İçinde ki canlıları ve levrekleri.
Levrek bir yana, diğerleri bir yanaydı onun için.
Çünkü levrek inattı.
Yaşama olan bağlılıktı.
Ve birazda kendisiydi levrek.
Evet, evet, birazda babamdı..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir