Bir Abbas Güçlü Yazısı

Abbas Güçlü

Sayın Abbas Güçlü nün, 23 Eylül 2008 Salı günü, Milliyet gazetesindeki köşesinde yayınladığı, Türk Üniversitelerine Dışarıdan Bakış adlı köşe yazısı. Takip eden günlerde aynı adlı yazının 2 ve 3’üncüsü de kaleme alındı yazar tarafından. Bu konuların dile getirilmesi, basına yansıması ve tartışılması gayet yerinde. Bence artık Türk Üniversitelerinin bağırsaklarını boşaltmanın vakti geldi, geçiyor hatta.

Türk Üniversitelerine Dışarıdan Bakış

Doç. Dr. F.A.A., Türkiye’de çeşitli üniversitelerde uzun süre görev yaptıktan sonra ABD’ye giden bilim adamlarımızdan biri. Enteresan tespitleri var. İçindeyken pek çoğumuzun göremediği ayrıntıları, dışarıdan gözlemleyerek bizimle paylaştı. Eminim ciddi tartışmaları da beraberinde getirecek. İddiaların üzerine bir örtü çekmek için “Kesinlikle doğru değil” diye karşı çıkanlar kadar, “Ooo daha neler var?” diye destekleyenler de çok olacaktır. İşte mektup:

YÖK Başkanı’nın planları hakkında yazdığınız yazıyı (20.09.2008) dikkatle okudum. Ben de bir iki görüşümü sizinle paylaşmak istiyorum:
1. Yazınızda da vurgulandığı gibi, Türkiye bilimsel yayınlarda 19. sırada. Ama neden kimse, birinci sırada olsak bile bunun ülkemize bir yararı var mı? diye sormuyor. YÖK ve üniversiteler, öğretim üyelerine akademik kariyer ve atama için koşul getirdi, örneğin profesörlük için SCI indeksinde 3 yayın gibi. Bunu yaparken kimse sorgulamıyor. Her yayın aynı mıdır? Yani Mercedes ve Serçe her ikisi arabadır. Ama Mercedes Mercedes’tir. Yayın da öyledir. Tabii ki dergiye bakıp makale hakkında bir fikir söylenebilir ama SCI indeks ticari bir kuruluştur ve bazı dergiler para karşılığında yayın yapabiliyor. Ayrıca iyi dergilerin makaleleri de hep iyi olmayabilir. Koşullar makale sayısı olunca, sonuçta, araştırın bir bakın, Türkiye’de herkes kısa makale yazıyor. Çünkü iki sonucu bir yerde yayımlamak akıllıca değil. İki yayın yapmak daha kârlı. TÜBİTAK da yayın başına teşvik parası ödüyor.
2. SCI’ye ve diğer indekslerin hemen tümüne, sadece birkaç Türk dergisi girmiş. Yani yabancının işine gelmezse, konu gündeme bile gelmiyor. Örneğin, Türkiye’deki erozyon, denizlerin kirlenmesi, tarımın genetik kısırlığa doğru sürüklenmesi vs. Belki basit problemler ama kendi iç problemlerimiz, hiçbir zaman bizim bilim adamlarımız tarafından araştırılmayacak. Çünkü bilim adamı atandığında, kimse ona tarımı sormuyor, “Kaç yayının var?” diyor.
3. Hocalar maaş az diye ağlıyor. Ben de üniversite mensubuyum ama bazen düşünüyorum, devlet bu çalışmaya fazla bile maaş veriyor. Öğretim üyeleri, örneğin profesör, 10-12 ders saatinden yükümlü. Fazladan çalışırsa, 20 saate kadar ders için ek ders ücreti alabiliyor. Türkiye’de çok ilginç bir durum var. Neredeyse hocaların yüzde 99’u, 30 saati doldurmus durumda. Haftada 30 saat, her gün 6 saat demektir. Bu mümkün mü? Derslere, asistanlar giriyor.
4. Türkiye’yi 19. sıraya getiren çalışmaların bazıları tıp ve fen gibi alanlar. İncelerseniz görebilirsiniz. Biz tıpta deney tahtası gibi bir ülkeyiz, yabancılar bize cihazları denemek için bedava veriyor. Biz de yurtdışında daha kabul görmemiş her şeyi burada deniyoruz, sonra da bizim doktorlar cihaz veya ilaç denemesinin sonuçlarını yurtdışında yayımlıyor. Ama herhangi parça değiştirme veya ilaçta değişim yapmaya bizimkinin hakkı yok. Onlara yazmalı ve cevabı beklenmeli. Sonra bu doktorun 100 yayını oluyor. Bunu Türkiye’ye tek faydası, ilaç Allah’tan iyi gelirse hastalarımız iyileşiyor ama tersi de tabii ki mümkün.
5. En acı verici konulardan biri ise TÜBİTAK’ın projelere destek adıyla dağıttığı paralar. Öyle bir durum oluşmuş ki her sene milyarlar gidiyor ve kimse karşılığında ne yaptınız diye sormuyor. Tabii ki komisyonlar filan var ama birbirlerini destekleme mantığıyla paralar dağıtılıyor. Bunu yazarak bilim adamlarını küçümsemek ve ahlaki değerleri çok yüksek hocalarımızı da diğerlerine katarak incitmek istemediğimi özellikle belirtirim.
6. Doktora, master unvanı verilirken ve atamalar yapılırken jüriler yüzde yüz ahbap kişilerden seçiliyor. Yani bilgisayar rasgele seçiyor deniyor, diyelim ki A Hoca’nın öğrencisi tez savunacak, A Hoca, konuyla ilgili 10 isim belirliyor, sonra bilgisayar ya da birisi onlardan 5’ini seçiyor. Kimse A Hoca’nın 10 ismi de tanıdıklardan seçtiğine bakmıyor. Jürilerin bağımsız olması tezleri daha yararlı hale getirebilir.
Özetin özeti: Abartı da olabilir, haksız yere suçlama da, ama yine de satır aralarında çok önemli mesajlar var.

“Bir Abbas Güçlü Yazısı” üzerine bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir